1 Şubat 2012 Çarşamba

51

Tipi gittikçe hızını arttırmakta, televizyonlarda mecbur kalmadıkça sokağa çıkmayın anonsları yapılıyor..
Lale eline sevdiği marka bir şarap şişesi geçirmiş, 51. yaşgününü kutlarken zilzurna sarhoşluğu ile hayata mutluluk çığlıkları atıyor, yalnızlığına ve hayata başardığını kanıtlamak istercesine. En yakın dostları yanında, masa da en sevdiği mezeler, fonda sevdiği parçalar, mutluluğun tanımını yazdığını düsşünüyora. Kısa bihr süre önce kendisine konan hastalığını da sevdiğini haykırıyor sanki her cümlesinde. Bir süre sonra pianonun başına geçip Amy Winehouse dan wake up alone çalıp söylerken birkaç damla gözyaşı süzülüyor gözlerinden. İç çekişlerinde artık canını bir adamın değil de sadece ve sadece yalnızlığının acıtması karşısında ne düşünmesi gerektiğini bilmez bir halde, elleri tuşları okşarken.. Kısa bir süre sonra yorgun olduğunu ve dinlenmek üzere evine gitmek istediğini söylüyor, kendisini eve bırakmak için ısrar eden tüm dostlarını büyük bir ustalıkla susturuyor. Ne de olsa yılların dostluğu, herkes bilir Lale ben böyle istiyorum dediğinde aksini yapmaya çalışanın başına gelecekleri.. Elinde bir şişe şarapla mekandan ayrılıp, 15 dk uzaklıkta, şehrin yine merkezinde bulunan evine doğru yürümeye koyuluyor.

18 Kasım 2010 Perşembe

4

O otobüs üzerime üzerime gelirken, sessiz kıpırtısız bir şekilde bekledim. Sanki beynimin bir yarısı durmuştu, diğer yarısı ise yavaş çekimle otobüsün gelip bana çarptığını, yere düşüşümü, yüzümün kaportada dağılışını, saçlarımın tekerlekler arasında kalışını ve o acı fren ile biten can çekişme sahnemi kurguluyordu. Hayattan sessiz ve kıpırtısız bir vazgeçiş anı. Aslında belki tam şu anda olsa, hazır kaslarım gevşemiş, seratonin salgım artmışken bu işe bir son versek.. Aklımdan geçen en hızlı düşluünce bu olmalıydı ve işte o acı frenle kendime geldim. Otobüs şöförünün ağız ve el hareketlerinden nasıl sövdüğünü anlayabiliyordum. Pardon der gibi elimi kaldırıp yolun karşı tarafına geçtim. Korkmuştum, uzun zamandır hissedemediğim bir duyguydu bu. İçimden içtiğim antidepresana, o ilacı veren doktora ve en çok en çokta kendime küfrediyordum. Ne için, kim içindi bütün bunlar, küfürlerimden payını alan biri daha oldu ama çok sonra farkettim nedenini, nedenimi..

15 Kasım 2010 Pazartesi

3

"Ben kendimden, yaşantımdan sıkıldığımı söyledikçe, hayatıma bir renk katmam gerektiğini yoksa aklımı kaçıracağımı yineledikçe, bana "su akar yolunu bulur" derdi hep sevgilim. Herşeyi akışına bırak, hayatı da.. su akar yolunu bulur.. su akar yolunu bulur.. su akar yolunu bulur.. Su aktı evet, sen benim hayatımdan gittin. Su akar yolunu bulur sözünü sürekli tekrarlamanda beni gidişine hazırlamak için miydi? Tabi beni tüm sevecenliğinle göğüsüne yatırırken yada serçe parmağını tutmam için uzatırken de beni aslında ayrılığa hazırlıyordun değil mi?

Yine aynı sorgulamalar, yine içimi deşiyorum..  Yargılar, sorgular,suçlamalar.. didik didik eder, kinlenir, hırslanır, bağırır çağırır sonunda inançsızlaşırsın. Neden yapıyorum ki bunu kendime, her terkedilişte biraz daha hissizleşirken, aslında yaralarım iyileşmişken ben kendi kendime kabuklarımı yoluyorum. Bu muyum, bu kadar mıyım, varoluş nedenim bir adama aşık olup hayatımın sonuna kadar ondan bir adım uzağa gidemeyerek, hergeçen gün kendimi biraz daha tüketmek mi? Saçmalıyorum farkındayım ama bundan 3-4 sene önce içine sığdıramadığı enerjisi ile dünyayı değiştirebileceğine inanan o kız yok artık. Yorgun vede bıkkınım.. Bıkkınlığım kendimden, yorgunluğum içinde kaybolduğum şu zamandan. Nereye gidebilirim nasıl bir adım atabilirim diye kendimi sorgularken, bağlı olduğum bu adamı nasıl sonsuza dek terkedebilirim diye kaçış planları yaparken kendime nasılda zarar vermişim. Bir yanda koskocaman ben dururken bir tarafta sen ne kadar büyümüşsün ki seni bırakıp gidebilecek cesareti kendimde bulamıyorum. Günün sonunda kendimle başbaşa kalmaya cesaretim yok. Güvenli görüp arkana sığınmışım resmen, şimdi senin kocaman varlığını arkama alıp yola çıkmak mı.. Korkuyorum kendimden, kaçırdıklarımdan, geçen zamanı telafi edememekten, hayattan korkuyorum, yeni insanlardan bu yalın, sade ve sadece sana adanmış hayatı bırakıp güvenlikten kaçmaktan, benim kendime göre güvenli bölgemi terketmekten, karşı karşıya kalacağım dünyaya boyun eğmek zorunda kalmaktan korkuyorum. Başka insanlarda parçalanmaktan ve ardından parçalarım birbirlerini bulurken ortaya çıkan bana katlanamamaktan korkuyorum. Ama yapacağım, yapmalıyım bunu kendime borçluyum. Bunu bu güne kadar peşinden koştuğum hayallerime, uğruna kendimle, ailemle ve çevremle girdiğim kanlı savaşlara borçluyum. Sadece kendim olmaya çalışırken kaybettiklerime ve kaybederken kazandığım herşeye borçluyum. Bunların yanında sana da borçluyum, aşık olduğun o kadını kaybettim ilişki içerisinde, kendimi var edemedim, seni kaybetmekten korkarken kaybettiğim kendim.. Kendimi aslında sana borçluyum o yüzden kendimi aramak için yola çıkıyorum.."

Akıntıya bıraktım kendimi

Kum gibi rüzgarda savrulmaya
İndirdim kalkanlarımı
Kaldırdım yelkenlerimi..

Denizler fora
Yağmur ve bora
Korkum yok
Gitmekten uzaklara..

4 Ağustos 2010 Çarşamba

2

Güçlü bir korna sesi ile kendine geldi. Bu kırk derecelik yaz gününde, yanıbaşında duran körüklü yeşil belediye otobüsünün motor sıcağını sağ yanağında hissederken, balatalardan gelen keskin yanık kokusu ile midesi isyan bayrağını çekti. Dalmıştı, yolun ortasında öylece dalıp gitmişti, şu anda hatırlamadığı derin düşüncelerine. Korkuyla sarsılınca sabah akıtamadığı gözyaşlarından birkaç damla döküldü yanaklarına. Küfreden otobüs şöförüne ifadesiz, yaşlı gözlerle baktı ve yolun karşısına geçti.
Hıçkıra hıçkıra tıkana tıkana ağlamak istedi ama bedeni ve ruhu o kadar uyuşuktu ki tepki veremedi. Tek düşünebildiği böyle devam edemeyeceğiydi. Birşeylerin değişmesi, belki işinin, arkadaşlarının, yaşadığı şehrin, belki de kensinin değişmesi gerekiyordu. İhtiyacı olan şey buydu evet, değişim. Bu güne kadar bir türlü dolduramadığı o eksik yanını dolduracaktı belkide bu değişim. Peki nerden başlayacaktı, nasıl yapacaktı, kimden yardım isteyebilirdi yada bu artık tek başına vermesi gereken bir mücadele miydi? Tek başına kendine karşı savaşmak..
Bülent Ortaçgil sesi kulağına çalındı; ".. ve sen ben değirmenlere karşı, bile bile birer yitik savaşçı, akalım dereler gibi denizlere, belki de en güzeli böyle.."

11 Temmuz 2010 Pazar

1

Vücudunu tam olarak hissetmiyordu, felç olmuş gibiydi. O korkunç sahne sanki yıllardır gözünün önündeydi ve daha yıllarca aynı sahneyi izlemek zorundaymış gibi hissetti. Korktu, o an hayatında hiç olmadığı kadar çaresizdi.. Tam bu sırada sağ el parmaklarını hareket ettirebildiğini farketti. Bu bir kabustu ve yavaş yavaş onun etkisinden çıkmaya başlıyordu. Bacağına kramp girmişti, nefesi panik atak nöbeti geçirir gibi hızlı hızlı ve kesik kesikti. Hala korkuyordu ancak kıpırdayan elleri ile doğru orantılı olarak bu his azalmaya başlamıştı. Evde seslenecek birilerinin olmasına çok ihtiyacı vardı ama tam 7 yıldır yalnız, yapayalnızdı. Yalnızlığa o kadar çok alışmıştı ki, ara sıra ziyarete gelen anne ve babasının evde yarattığı hayat belirtisine bile katlanmakta güçlük çeker olmuştu. Kalp atışları düzene girmeye başladı, elleri ile beraber bacaklarını da kıpırdattı, gece sol bacağına giren krampın etkisi hala sürmekteydi, baldırında bıçak saplanmış gibi bir acı vardı. Aldırış etmedi, nede olsa kabustan uyanmış ve güne başlamıştı. Bir an için bu içini rahatlatsada, gözlerini açtığı her günün güneşin doğduğu diğer günlerden hiçbir farkının olmadığını hatırlayınca, içini kocaman bir hiçlik duygusu kapladı. 27 yaşında genç bir kadın.. 27 yaşında hayattan vazgeçmek üzere olan genç bir kadın..

Her sabahkinden farklı olarak içinde bir hüzün hissetti, kendi için üzülüyordu. Nasıl bu kadar vazgeçtiğini, nasıl bu kadar hissizleştiğini, ruhsuzlaştığını düşündü bir an. Hiçbir faydası olmayacağını yineleyen beyni savuşturdu bütün bu his kırıntılarını. Banyoya gitti, aynanın yanındaki dolapta duran antidepresanlarından bir tane aldı. O gün sadece işine konsantre olmalıydı, onun haricinde hiçbirşey düşünmek yada hissetmek istemiyordu. Hayatını sorgulamaktan sıkılmış, bunun hiçbir işe yaramadığını gördükçe vazgeçmişti. Dişlerini fırçalamaya başladı, bilincinin açık olduğu son dakikalar ne kadarda yavaş geçiyordu. Hani insan sabırsızlandığı birşeyi beklerken dakikalar yıllar gibi geçmek bilmezdi ya, onun içinde ilaçların etkisini göstermesini bir asır sürecek gibiydi. Duş musluğunu açtı ve suyun ısınmasını beklemeye başladı. İşte ilaçlar etkisini gösteriyordu, ellerinde ve ayaklarında hafif bir gıdıklanma ile beraber ağırlaşma olmaya başlamıştı. Kasları birer birer gevşerken, yüzüne zihnindeki durgunluğun mutlu ama boş ifadesi yerleşmişti. Eskiden katlanamadığı bu yapay sakinliğe şimdi bir bağımlı gibi muhtaçtı.

Duşun altına girdi. Su metrapollerde rastlanmayacak cinsten bir tazyikle akıyordu. Yüzünü kaldırdı, gözlerine çıkarmak istercesine hırsla, omuzlarına, sırtına, göğsüne tırmalarcasına saldıran sıcak suyun altında öylece duruyodu. İlaçlarla iyice uyuşan, bulanıklaşan zihni bir tepki vermemekte ısrarlıydı. O anda ona yaşadığını hissettiren tek dokunuş bu olduğu için acı çekmekten oldukça memnundu. Göz altlarının ağrımaya başladığını hissetti, ağlamak üzereydi ancak ağmaya bile dermanı yoktu. Belki bağıra bağıra ağlasa, şampuanları etrafa saçsa, sabunları banyonun içine fırlatsa, gürültü yapsa çığlık atsa rahatlayacaktı ancak o sadece avaz avaz sustu.